hipnotik mekan


Tasarımcı kimdir?
Mekansal kurgulayıcı mı?
Kullanımı kurgulayan mı?
Yoksa hepsi birbirinden ayrılmaz bir bütün mü?
Peki ya sonrası? Tasarımcı o mekandan ayrıldıktan sonra dahil olanlar, kişiler şeyler, zaman...? Onların rolü ne?

Bir tasarımcı olarak, tasarım üstünden tanımlanan, disiplin üzerinden bana atfedilen kimliğin acizliğini bizzat yaşayarak görüyorum. Bu yüzleşme bir üzüntü değil; bir kutlama ve hatta bir kutsama hissi yaratıyor bende.
Mutluyum.

Yaşantıdan etkilenmek, ona kapılmak, alternatifleri coşkuyla yaşamak ve hipnotize olmak!






Beyoğlu’nda bir kitapçı.
Dikdörtgen ve uç-yanında minik bir eklenti. Bel hizasından tavana kitaplar; kendi içlerinde düzenli.
Neden geldin, kimsin, ne aradın soruları sorulmaz; siz konuşmadan, kitaplara baktığınız sürece sorgulanmazsınız. İlginizi çeken birkaç kitaba bakmanızı, o kitapların üzerine yatarak engelleyen kedilerin, sizin onları uzaklaştırma çabalarınıza oyunla karşılık vermeleri ile arayışlar karışır.
Buraya ne için gelmiştim?

Mekanın sahibinin “hatırlamazlığınız” arasına, ne içersin sorusuyla müdehalesi aklı daha da karıştırır. Omuz sıvazlayan bir samimiyettir bu.
Çay mı, kahve mi, adaçayı mı?

Neyse, şiir benzeri dili bir kenarıya bırakırsak, mesele şudur:
Oldukça karışık, vakit geçirdikçe kazanılan bir aşinalığa göre düzenlenmiş bir kitapçı. İçerde sizi kibir ya da sevimlilikleri ile etki altına almaya çalışan kediler. Aradığınızı hemen bulmaya, dükkanda yok ise, başka bir yerden getirtmeye gönüllü işletmeciler ki onlar siz aradığınız kitabı beklerken ya da sadece yağmurdan korunmak için oraya sığınmışken size çay ikram ederler. Ve sizin gibi oranın sığınanları, müdavimleri, fikir paylaşımcıları...

Burayı kim tasarladı? İşletme biçimini kim kurguladı? Kediler kim? Dizilim neden öyle? Başka yerlerde rahatlıkla bulabileceğinizi bildiğiniz kitapları ( üstelik nerede bulacağınızı bildiğiniz halde) oradan almayı beklemek niye. Nerede bu büyücü? Orda mı, içimizde mi?

Tasarlanmamayı, tasarlanamamayı, kendi kendine tasarlanmayı, ya da tasarımın “t” sinin olmadığı, yaşantıları seviyorum.
Tasarlanamamanın gücü işte bu.
Orada bir anıyı, bir bilgiyi bir tartışmayı ya da sadece sessizlik içinde kedi yalanmalarını dinlemek için, gerekirse bir kitabın gelmesini ( ki yeri iki sokak ötedeki kitapçı olsa bile) iki gün beklemeyi kabul ediyorum.
Hayat bu; kıymetli tasarım da ancak buna yaklaşan birşey olmalı; ama “o” olması imkansız olduğu için asla olmamalı.